Sınırlar Arasında Bir Kimlik: Göçün Ruhumuzdaki Yabancılaşma Dili
Göç, yalnızca pasaportlara atılan bir damga ya da bir valize sığdırılan hayatlardan ibaret değildir. Bireyin köklerini, kimliğini ve dünyayı algılama biçimini derinden etkiler. Bir yandan umudu taşırken diğer yandan geride bırakılan her şeyin yasını sessizce sırtlarız. Göçen kişi, yeni bir ülkeye adım attığında sadece fiziki bir mekan değiştirmez; kendi içinde de bir yolculuğa çıkar.
Gidilen yerin yeni dilini öğrenirken, eski benliğimizin sustuğunu hissederiz. Verilen her karar, atılan her adım, bir eksilme midir yoksa tamamlanma mı? Alıştığımız kültürel kodlar aniden anlamını yitirdiğinde, yabancılaşma yükünü karşımıza çıkar. Bu yük, bizde ne tür psikolojik örüntüler yaratabilir?
Göç ve Kaybın Tanınmayan Yası
Göç, psikolojik açıdan hem kayıp hem de yeniden doğuş ihtimalini barındırır. Freud’un yas ve melankoli üzerine çalışmalarında vurguladığı gibi, kaybedilen şey sadece ev, eşya ya da fiziksel mekan değildir. Asıl kayıp; kültürel alışkanlıklar, sosyal bağlar, tanıdık dil, aidiyet hissi ve belki de en önemlisi, kişinin kendini bildiği “benlik”tir.
Fakat bu kayıp çoğu zaman görünmezdir, yas tutulmaz, adı konmaz. Birey, “Ben daha iyi bir gelecek için buradayım,” diyerek kendini teselli ederken, içten içe bıraktıklarının ağırlığını taşır. Bu tanınmayan yas – komplike yas – zamanla depresyon, anksiyete ya da kimlik karmaşası gibi psikolojik sorunların zeminini hazırlayabilir. Bu nedenle göçün güçlendirici potansiyeline ulaşmak kaybı bastırmakla değil, onu görünür kılmakla başlayabilir.
İki Dünya Arasında Bir Kimlik: Üçüncü Alan
Göçmenin en zorlandığı değişimlerden biri aidiyet duygusunun yer değiştirmesidir. Birey, ne geldiği yere ne de vardığı yere tam anlamıyla ait hisseder.
Psikososyal kuramcılar, bu durumu “Liminal Alan” ya da “Üçüncü Alan” olarak tanımlar. Bu alan, iki kültürün kesişiminde yer alan, kişinin hem geride bıraktığı parçalarını hem de yeni oluşan benliğini birlikte taşımaya çalıştığı içsel bir geçiş bölgesidir. Berry’nin akültürasyon modeline göre bu süreç; asimilasyon, ayrışma, marjinalleşme ve entegrasyon şeklinde ilerleyebilir. En sağlıklı olan entegrasyon, bireyin hem eski hem de yeni kültürle bağ kurarak çifte aidiyet geliştirebilmesidir. Bu da kişinin artık “iki dünya arasında sıkışmış biri” değil, “iki kültürü bir arada taşıyan biri” olarak var olmasını mümkün kılar.
Çocuklu Ailelerde Sessiz Rol Değişimi: Ebeveynleşme
Göç, çocuklu ailelerde yalnızca adresleri değil, aile içi rolleri de değiştirir. Çocuklar, dili ve kültürü daha hızlı öğrenerek bir anda ailenin tercümanı, iletişim kurucusu, hatta karar vericisi haline gelebilir. Bu durum, psikolojide ebeveynleşme (parentification) olarak tanımlanır.
Çocuk henüz kendisi için yeterince büyümemişken, aile için “büyümek zorunda” kalır. Resmi evrakları çevirir, doktor randevuları ayarlar, bankada anne-babasının yanında onların dili olur. Bu, çocuğa yaşından büyük bir sorumluluk yükler; onun oyun oynama, kaygısız olma ve “çocuk kalma” hakkını elinden alabilir.
Bu rol, dışarıdan bakıldığında olgunluk, uyum ya da “başarı” olarak görülebilir. Fakat derinlerde çocuk, çoğu zaman görünmeyen bir stres, baskı ve hatta suçluluk duygusuyla tek başına baş etmeye çalışır. Ebeveyn ise zamanla çocuğuna duygusal ya da pratik anlamda bağımlı hale geldikçe, otorite kaybı yaşayabilir; böylece aile içi roller ve alışılmış sistem sessizce değişir.
Terapinin Rolü: Kırılanı Onarmak ve Yeni Kökler Salmak
Göçmen bireylerin deneyimlediği psikolojik zorlanmalar karşısında terapi, sadece semptomları hafifleten bir destek olmanın ötesinde, bireyin benliğini yeniden bir araya getirdiği ve yeni kökler saldığı bir içsel yeniden yapılanma alanı sunar. Terapinin temel amacı, göçün yarattığı “kültürel şok” ve “kimlik krizi” arasında sıkışan bireye kendi hikayesini yeniden yazma gücü vermektir.
Terapide amaç yalnızca göçün yarattığı semptomları hafifletmek değil; bireyin kendi hikâyesini yeniden anlamlandırmasına destek olmaktır. Terapi, kişinin yalnızca nereden geldiğiyle değil, artık kim olduğuyla ilgilenir.
Terapide şu üç temel alan ele alınır:
- Kayıp ve yasın sağlıklı işlemlenmesi: Göçle gelen somut ve soyut kayıpların duygusal olarak tanınması, ifade edilmesi ve işlenmesi.
- Kimliğin ve aidiyetin yeniden inşası: Bireyin hem eski hem de yeni kültürel benliğini bütünleştirerek “çifte aidiyete” ulaşabilmesi.
- İşlevsel baş etme stratejileri ve rol dengesi: Stres, anksiyete ve ebeveynleşme gibi durumlarda duygusal dengeyi ve ilişkisel sınırları koruyabilme becerisi.
Unutulmamalı ki, göçmeni iyileştiren şey; sadece yeni bir yere ait olmak değil, yeniden kendine ait hissetmektir. Yeni bir ülkede kök salmak, bazen yeni bir kimlik değil, kayıplar ve kazanımlar arasında anlamlı bir denge kurabilmekten geçer.
